Jonğhe’nin Sessiz Direnişi
“Karım, vejetaryen oluncaya dek onun özel bir insan olduğunu düşünmemiştim.” Han Kang’ın çarpıcı romanı Vejetaryen, daha ilk cümlesiyle okuyucuya kitap hakkında ipuçları veriyor. Bu cümleyle bastırılmış öznellikler ve toplumsal rollerin altı çiziliyor. Hikayenin başlangıcı aynı zamanda Kafka’nın Dönüşüm öyküsünü anımsatıyor. Jonğhe’nin gördüğü rahatsız edici bir rüyanın ardından vejetaryen olması, tıpkı Gregor Samsa’nın bir sabah dev bir böceğe dönüşmesi gibi geri dönülmezdir. Jonğhe de artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir; et yemeyi reddederek sadece beslenme biçimini değil, kadın kimliği üzerinden inşa edilmiş boyun eğişi de reddetmektedir.
2007 yılında yazılan, 2016’da Uluslararası Booker Ödülü’ne layık görülen ve 2024’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan bu roman, yıllar geçse de etkisini yitirmeyecek nitelikte. Çünkü kitabın gücü yalnızca konusundan değil, anlatımındaki ustalıktan da kaynaklanıyor. Vejetaryen üç bölümden oluşuyor; her bölümde olaylar bir başka karakterin gözünden anlatılıyor. Romanın baş karakteri Jonğhe hiç anlatıcı değil. Onun duygularına doğrudan erişimimiz yok. O sessizliğiyle var oluyor, bedeniyle direniyor. Bu anlatı tercihi, eserin sarsıcılığını artırıyor. Edebiyatın temsili gücünü sorgulatan bir tavır bu: Kadının hikâyesi anlatılır ama kadının sesi duyulmaz. İşte Han Kang’ın edebi oyunbazlığı burada devreye giriyor ve okura şu soruyu sorduruyor: “Jonğhe, sen ne hissediyorsun?”
Vejetaryen, kulübümüzde ikinci kitap olarak seçildiğinde kulübümüze katılım da arttı. İlk toplantılarda olmayan Elif, yıllar önce okuduğu Vejeteryan kitabını duyunca kulübün bir üyesi haline geldi. Elif kitaptaki ilk öyküyü okuduktan sonra geriye kalan iki öykü için uzun bir araya ihtiyaç duymuş, ardından kitabı daha iyi anlayabilmek için ise Carol J. Adams’ın Etin Cinsel Politikası’nı okumaya başlamış. “Yıllar önce okuduğumda o kadar etkilendim ki, kitap bittikten sonra kapak resmini koluma dövme yaptırdım” dedi. Gözlerimiz dövmeye çevrildi. Sözlerinden önce bedenine kazınan o karar, hepimize bir şey söyledi. Aslında onun konuşmasına gerek bile yoktu. Kadındık. Anladık. Ortaktı yaşadığımız hisler: Değersizlik, sesimizin duyulmaması, seçimlerimizin sorgulanması, özne olmamıza izin verilmemesi… Geleneksel bir toplumda büyümüş kadınlardık, bizden bekleneni yapmaya zorlanmış, itirazlarımız bastırılmıştı. Bu yükü taşımak kolay değildi.
Han Kang, romanında işte tam da bu yükü estetik bir biçimde görünür kılıyor. Kitabın kapağında Jonğhe’yi sırtı dönük görüyoruz. İçinde bir zamanlar yeşermiş bir ağaç var ama artık kurumuş. Tıpkı onun yok sayılmış sesi gibi, oysa o, bir noktada fısıldıyor: “Abla… Dünyadaki bütün ağaçlar kardeşim gibi.”
Bu cümledeki sarsıcı huzur ve dayanışma, kadınların birbirine ses oluşu, birbirini sessizlikte bile anlayışı anlamı taşıyor. Kitap yalnızca vejetaryenlik üzerine değil, kadınların kendi bedeni ve hayatı üzerindeki söz hakkı üzerine. Erk sahiplerinin doğuştan kendilerine ait sandığı haklar, kadınlara nedense fazla görülüyor. Vejetaryen, işte bu eşitsizliğin bedelini bir kadının bedeninde ve ruhunda nasıl taşıdığını anlatıyor.
Roman, et, hayvan ve kadın haklarını birbirine bağlayarak toplumsal yapının görünmeyen ağlarını çözümlemeye girişiyor. Jonğhe, ete ve şiddete karşı dururken aslında tüm tahakküm biçimlerine karşı çıkıyor. Bu yüzden Vejetaryen, sadece bir roman değil, bir başkaldırı; sessiz ama derin bir çığlık.
Eğer bu kitap sizi de bizi etkilediği kadar etkilerse, yazarın Veda Etmiyorum ve yeni çıkan Sevgilinin Soğuk Elleri adlı eserlerine de göz atmanızı öneririz. Çünkü Han Kang’ınedebiyatı, sadece hikâye anlatmakla kalmıyor, okuyucusunu sessiz kalınanla da yüzleştiriyor.
